Yada MEDYA’nın MEDYAN’ı Olmak!

İnsanların birbirleriyle iletişim kurma istek ve ihtiyacı 1792 yılında telgrafın bulunmasıyla ve ilk telgraf hattının çekilmesi ile farklı ufuklara doğru yol aldı. 1876 yılında  telefonun ve geride bıraktığımız yüzyılın başlarında önce radyonun ve sonra televizyonun bulunuşu, faks makinesinin devreye girmesi ve son çeyrekte bilgisayar ve internet kullanımın yaygınlaşması ve kablosuz iletişimin yaşamın her alanında yer almaya başlaması, haber ve bilginin çok geniş coğrafyalara ulaştırılmasına olanak tanımıştır. Özellikle 1950'li yıllardan itibaren televizyon yayıncılığının yaygınlaşmaya başlaması ile ses yanında görüntünün de aktarılarak kitle iletişim araçlarının etki gücü kat kat yükselmiştir. Bugün bu etki “Medya’nın Gücü” olarak adlandırılmakta ve toplumları etkileyen dördüncü önemli güç olarak kabul edilmektedir.

Medya’nın genel olarak toplumu ve her birimizi etkileyen tılsımlı ve önemli bir gücü olduğu açık. Aslında Medya’nın gücü kavramı benzer bir kavramla da ilişki içinde veya ilişki içinde olmalı. Bu kavram “Medya’nın Gücü” kavramındaki ayracı bir harf ileri kaydırdığımızda ortaya çıkan “Medyan’ın Gücü”,  kavramından başka bir şey değil.

Aslında bir sav olarak; “Medya’nın Gücü” “Medyan’ın Gücü” ne eşdeğer olmalıdır. Bilindiği gibi istatistikte; verilen bir sayı dizisinde yer alan terimler büyüklük sırasına göre sıralandığında ortadaki sayı “medyan veya orta değer” olarak adlandırılır. Yada insanları boy sırasına göre veya ağırlıklarına göre dizersiniz, sağdan ve soldan yaklaştığınızda ortada kalan kişi medyandır. Ortadaki değer sağ ve sol tarafa veya kuzey ve güneye eşit mesafededir. Bazen ortada iki terim kalabilir, bu durumda ikisini toplar ikiye bölersiniz ortadaki iki terimin aritmetik ortalaması medyandır. Terim değerleri normal dağılım gösteriyorsa terimlerin aritmetik ortalaması medyana eşittir. Yani bu durumda medyan ortalamadır. Terimler toplumu oluşturan bireylerin gündemi ise; medyan değer toplumun ortalamasıdır, toplumdaki insanın ortalama görüşüdür.

Medya Teorileri ve Ulusal Medya

Ulusal medyanın gündemindeki konuların toplumumuzu oluşturan ortalama insanlarının gündemleriyle yakınlığını, daha doğrusu medya’nın gündeminin medyan ile hangi ölçüde örtüşüp örtüşmediğini anlamaya çalıştım.

Hatta haber kanalı olduğu iddiasında bulunan televizyon kanallarının ve radyoların ve yazılı basının haberleri incelendiğinde, konuların biraz da zorlamayla nasıl gündeme oturtulduğu izlenimine sahip olunabiliyor...

Medya’nın gücü ile ilgili bazı bilimsel makaleler okuyarak bu izlenimlerimi test etmeye çalıştım. Bir makalede Medyanın gücü mü? Güçlerin medyası mı? Konusu işleniyordu ve makalenin medya’nın gücünü açıkladığı “medya teorileri başlıklı bölümü ilginçti. Ortaya atılan teorilerden ilki otoriter devlet teorisidir ve bu medya organları ve yöneticilerinin egemen gücün etkisi altında olduğunu ve devletin isteği doğrultuda çalışan bir yapıyı ifade etmektedir. Liberal devlet teorisi iletişim araçlarının serbestçe işletilip kullanılabildiği, sansürün uygulanmadığı yapıyı; totaliter devlet teorisi medyanın sahibinin devletin olduğu yapıyı; sosyal sorumluluk teorisi ise medyanın bağımsız, tarafsız  ve özgür olduğu, devletin sadece kontrol ve uyarıcı görevinin olduğu  yapıyla medya’nın gücü açıklanmaya çalışılıyordu(1), (2). 

Yerel Medya

Konunun bir başka boyutu da ulusal medya yanında yerel medyadır. Yerel medyayı farklı ele almak gerekebilir. Konuyla ilgili olarak Gazeteci ve Yazar Erdoğan Kahya’nın yerel basınla ilgili üç önemli saptaması var. Bunlar; okuyucu ve gelir kaynaklarının yetersizliği ile yerelde yol gösterici olma rolünün yerine getirilememesindeki sorunlar olarak sıralanabilir. Biraz daha açık belirtmek gerekirse; yerel yazılı basının bugün içinde bulunduğu en önemli sıkıntısının okunmaması, satın alınmaması, okuyucu tarafından yerel gazetenin gazete olarak görülmemesidir. İkinci büyük sıkıntısı ise, resmi ilan kaynakları ile yayın hayatını sürdürme çabalarının, artık yeterli olmaktan çok uzaklaşması, daha doğrusu resmi ilan fiyatlarına son 3 yıldır hiç zam yapılmaması, gazete sayısının çokluğu nedeniyle de pastanın küçük parçalara bölünmesidir. Üçüncü sıkıntısı ise yerel yönetimlerle bağının iyiden iyiye koparak, gerçek misyonu olan yerel yöneticilere yol göstericilik yapamaması, kentteki sivil inisiyatifin kaynaşmasını sağlayamaması, açıkçası yerel basına değer verilmemesi sonucu dinlenmemesi, ciddiye alınmamasıdır. (3).

Görüldüğü gibi yerel basının kendinden beklenen işlevi hakkıyla yerine getirebilmesi için ideal koşulların olmadığı açıktır. Durum böyle olunca medya’nın gücünün yerelde beklendiği kadar etkili olmadığı söylenebilir.  Ve yerel medya’nın medyan’a paralel çalışma yapması da oldukça güçtür, denilebilir.

 

Gündem kimin gündemi?

Hatırlanacağı gibi 2005 yılında ulusal medyada günlerce “Avrupa Birliğinde kokoreç, işkembe gibi geleneksel yiyecekler yasak, biz de girdiğimiz de yasaklanacak, canlı tavuk alınamayacak” gibi pek çok haberler yapıldı. Ulusal kanalların en çok seyredildiği haber saatlerinde onlarca dakika aynı konular üzerinde duruldu, tartışıldı. Haberlerde pazar çekimleri, kokoreççilerle, işkembecilerle röportajlar vs. vs., gösterildi, durdu.

Konu, ulusal medyada yoğun şekilde yer aldıktan sonra, 1986 yılında Avrupa Birliği’ne giren Portekiz’e  Porto’ya bir kongreye katılmak üzere gitmiştim. Gezi sırasında Türkiye’deki gündemi hatırlayarak, bir semt pazarı gördüm ve girdim. Kafeslerde canlı tavuklar ve yasak olduğu söylenen her şey oradaydı ve çok doğal bir şekilde satılıyordu.  Yani ulusal medyanın ele aldığı kokoreç konusu aslında ülke gündeminin en sonunda olması gereken bir konuydu, ancak ilk sırada yer alıyordu ve bu yanlıştı. Bu ancak  medyanın işgüzarlığı ile açıklanabilirdi. Yada gündem yaratmak, haber yapmak kaygısıyla yapılmıştı, o haberler  o programlar. Ancak ne kadar doğruydu! tartışılmalıydı.

Bugünün gündeminde bulunan konulara bakıldığında da (veya yarının gündemine taşınacak konularda), acaba gündem böyle bir işgüzarlık ürünü mü? demeden yapamıyoruz.

Örneğin dün gece birkaç programda Türkiye’nin yaşamsal konuları tartışılıyordu, iki dilden, özerklikten bahsediliyordu.  Bugün de öyle devam ediyor… Ve yanlış bilgiler, bilmeyenlerin yönettiği programlarda gerçek gibi kabulleniliyordu. Örneğin Almanya homojen bir toplum olarak gösterilirken, dillerin serbestliği ifade ediliyordu. Oysaki Almanya vatandaşlık vermek için Almanca bilmeyi öne koyuyordu. Ayrıca tarihsel olarak bakıldığında uluslaşma sürecinin tüm dünyada yükselmeye başladığı dönemlerde Almanya da bundan etkilenmiş ve birbiriyle konuştukları dil ve lehçeleriyle anlaşamayan gruplar bir araya gelerek Almanya’yı oluşturmuştu. Ve bugün birbirini anlayabilen insanların yaşadığı gelişmiş bir ülke haline dönüşmüş, refahın paylaşımıyla olası sorunlar ortadan kalkmıştı. Hatta İsviçre de ilköğretimde okuyan ve Almanca eğitim alan ve öğrenen çocuklar Almanya da konuşulan Almancayı anlarlarken, ebeveynleri anlayamıyorlardı, anlamakta güçlük çekebiliyorlardı. Bunlar aynı dilden konuşmanın kazanç olduğunu gösteren çabalardı, örneklerdi. Dolayısıyla birlikte olmanın, refahı paylaşmanın temelinde ortak duyguları paylaşmak, aynı dilden konuşmak vardı.

Türkiye’nin Medyan’ı !

 Medya’nın işlevi ve görevi Medyan’ın yani Türkiye’nin ortalamasını yansıtmak olsaydı. Bu konular haber haline gelse de, uzun tartışma programlarına konu olmaması gerekirdi ve toplumun zihnini karıştırmak, bölmek yönünde etkileri olabileceğinden çekinilirdi.  Ama olmadı ve bu durumu yukarıda belirtilen Medya Teorileriyle (otoriter- liberal-totaliter devlet ve sosyal sorumluluk teorileriyle) açıklamak ta mümkün görünmüyordu. Peki bunu hangi teoriyle açıklamak gerekiyordu, acaba. Varsın konunun uzmanları konuyu tartışsın ve karar versin. 

Yine Türkiye’deki yerel medyanın gündemi ile ulusal medyanın gündeminin hangi ölçüde örtüştüğü önemlidir. Bunun üzerinde de çalışmak yararlı bulgular elde etmeye kuşkusuz yardımcı olacaktır.

Son olarak ulusal ve yerel Medya’nın esas görevi Medyan’ın yani Türkiye’nin ve yerelin ortalamasını yansıtmak olmalı, demek gerekiyor. Birlik olmanın, güç birliği yapmanın getirilerinden yararlanarak  geleceği birlikte kurmaya ihtiyacımız var. Bu bilincin yaygınlaştırılmasında hangi teori geçerli olursa olsun, Medya’nın gücünden ülke yararına, milletin ve devletin ali menfaatlerini gözeterek yararlanmak bu ülkede yaşayan herkesin ortak isteğidir…

 

Kaynaklar:

Aytaç, Ö, İ.Bilir, Medyanın gücü mü? Güçlerin medyası mı? http://www.pa.edu.tr/objects/assets/content/file/dergi/43/27-48.pdf (erişim:24.12.2010)

Aslan, A., 2010. Medyanın Toplumsal Gücü, http://ilef.ankara.edu.tr/id/yazi.php?yad=2356(erişim:24.12.2010)

Kahya,E.,2010. Yerel medya nereye gidiyor? http://www.antalyabugun.com/?page=makale&MID=11129 (erişim:24.12.2010)

http://www.antalyabugun.com/?page=makale&MID=11141