Geçen haftaki yazım “Yeni Tarım Bakanının Çok İşi Var” başlığını taşıyordu. Yapılması gereken işlerden birisi, tarımda üretim planlamasının yapılması ve bu planlamanın kesintisiz uygulanmasıdır. Üretimde istikrarın sağlanması tarımsal ihracatın geleceğine katkı sağlayacaktır.

Ülkemizde plansız, başıbozuk bir üretim sistemi var ve bu sistem kendi halinde üreticilerin etkilenmesine göre devam ediyor. Çiftçiyi bazen komşusu etkiliyor, bazen zirai ilaç, tohum ve gübre bayileri etkiliyor, bazen toptancı halleri, bazen de fideciler. Bu etkileşmenin temelinde de ekilecek-dikilecek ürünün o dönemki fiyatları var.

“Kim nerede, hangi ürünü, ne kadar, hangi dönemde yetiştiriyor?” sorusunun net cevabı yok. Yapılan yetiştiricilik iç piyasaya mı, yoksa dış pazara mı yönelik sorusunun cevabı da tam karşılığını bulmuyor. Türkiye’de ürettiğimiz bazı ürünlerin ithalatını yapıyoruz, bunu neye göre yapıyoruz, gerçekten gerekli mi, bunun cevabının da tatmin edici olduğunu düşünmüyorum.

Üretimin planlı halde yapılmadığı yerde, arz-talep dengesi kurulabilir mi? Ki burada iç piyasanın tüketeceği ile dış pazara gönderilecek ürün miktarının bir yıl önceden belli olup olmadığı bile tartışılabilir.

Bazı dönemlerde, fiyatların yüksekliğinin sebebi ortaya konmadan basın yoluyla baskı oluşturulup, hemen ithalatın önü açılabiliyor. Arz-talebi gösterip düşünmeden konuşanlar da ithalat lobisine çalışmış oluyorlar.

İthalat lobisi demişken bu konuya birkaç örnek vermek istiyorum. “Tohum Buluşması” etkinliğinde Cumhurbaşkanımızın eşi Emine Erdoğan şunları ifade ediyor: “Türkiye'nin büyük potansiyelini doğru planlarsak tarım konusunda kendi kendine yeten bir ülke haline gelebiliriz. Gelecek nesillere ambarları dolu, tohumu bozulmamış bir Türkiye bırakabiliriz. Doğal ve temiz gıda arayışı had safhadadır. Gıda konusu ne yazık ki küresel kapitalizmin elinde bir silaha dönüşmüştür. Emperyalist güçler insanlığın en temel kaynaklarını tekellerine alarak diğer toplumları kendilerine bağımlı hale getirmektedir. Dünyada nüfusun çoğaldığını tarımsal verimliliğin ancak kimyasallarla mümkün hale geldiğini söylüyorlar. Oysa dünyada gıda kıtlığından çok gıdaya erişimde adaletsizlikler vardır.”

Başbakanımız Binali Yıldırım Ekim 2016’da “Eti ucuzlatacağım, et ihtiyacını karşılayacağım diye, bu kadar zengin toprakları olan, bu kadar imkânı olan bir ülkenin, sürekli ithalat yapması akıllı bir iş değil…” diyor.

Bir önceki Tarım Bakanımız Faruk Çelik’in farklı yerlerdeki konuşmalarında “Kendi topraklarımızda kendi hayvanımızı üretip, kendi besimizi üretip, kesip soframıza getireceğiz.” veya “Kırmızı et piyasasında fiyatları tırmandırma gayreti içinde olanları görmezden gelemeyiz. Piyasaları speküle edici girişimlere kesinlikle izin vermeyeceğiz.” ya da “Yeteri kadar hayvanımız söz konusu ama spekülatörler malum yaz aylarını, ramazan ayını, kurban bayramına giderken bu süreci istismara dönük bazı uygulamalar yaptıklarını izliyoruz, gözlüyoruz.” ifadelerini görmezden gelemeyiz. Bu açıklamaları en yetkililer dile getiriyorsa, o zaman ithalat lobisi kavramının içi boş değildir.

Tarım adına sözü olacaklar arz-talep meselesi bu deyip, hemen ithalata sarılmanın doğru olduğunu söylememelidir. İthalat demek çiftçinin sorunlarının büyümesi demektir. Çiftçinin kazanamaması demek sosyal etkileriyle birlikte Türkiyemizinin geleceğinde engeller demektir.

İllaki de ithalat yapılacaksa, benim önerim, bizimle ilgisi olmayan ülkelerden değil de Kırgızistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan veya diğer Müslüman ülkelerden yapılmasıdır.

Sözün özü, Türkiye’nin tarımsal üretimde mutlaka planlamaya gitmesi ve buna göre geleceği şekillendirmesidir.